james bond, macgyver gibi türde pratik zekası üst düzeyde olan film karakterlerinin çarpışma öncesi hazırlıklarda üst yetkililerinin önerdiği bilumum alet edevatların mücadele esnasında kullanılamamasının düşünülemeyeceği gerçeğiyle hep yüzleşip “vay be yerinde bir icatmış” demişizdir. bu ajanların kaleminin ya da saatinin yalnızca kendi amacında kullanılamadığı, bir çok fonksyonel silaha dönüşebildiğini biliriz. bir kalem asla yalnızca yazmaya yaramaz, aynı zamanda bir lazer tabancası olabiliyorken bir yandan da verici, alıcı hatta ipod belki de ipad? bile olabilmeyi başarmıştır. beni düşündürense bu aletlerin kullanılabilmesi için zeminin hep hazırlanıyor oluşudur. asla ve kat’a o müthiş icat kullanıcının elinde gereksiz bir alet olarak patlamamıştır. o cihaz bir şekilde savaş aleti olarak kullanılır ama asla da kamufle edilen kendi özü olan (yazmak, saati göstermek) şeklinde kullanılmaz.
tam olarak bunun karşılığı olmasa da inception filminde ekibe sonradan katılan liseli ya da üniversiteye hazırlık için dersaneye giden o yerden bitme pekte alımlı olmayan kızın labirent vari yapılardaki muazzam başarısının gövde gösterisinden öteye gidememiş olması beni sevindirdi. sanki karakterler içinde operasyonun başarılı olabilmesi için bir kilit taşıydı ama nasıl olduysa bir anda fonksyonsuz, vasatı aşamamış adeta bir figüran edasıyla ortalarda amaçsızca gezinip durmasıyla gönülleri feth edip izleyicilerde haklı bir buruk sevinç yaşattı.
macgyver, isviçre çakısıyla bütünleşmiş, çakının kürdan özelliği hariç tüm meyvelerinden tam randımanlı olarak faydalanabilen bir ajan. dişinin kovuğu olmadığından ötürü mü kürdan kullanmadığı hep kafamı kurcalamıştır. ya da “aldığım maaş ne ki dişimin kovuğuna yetmiyor” mesajı mıdır hiç bilemedim. bir bölümde boru biçimindeki kayak kollarının içinde eskaza çığ düşerde kar altında kalırsanız diye üretilmiş boruyu yeryüzüne çıkartıp üfleyerek bayrak çıkmasını ve yakın çevrede bir yerde gömülü olduğunuzu arama ekibinin anlaması için yapılmış dahiyane bir icada denk gelmiştim. ne yazık ki macgyver’da kovalamaca esnasında atılan ateşlerden ötürü çığ altında kalarak bu aleti kullanmak zorunda kalmış ve şıppadanak diye bulunmuş ve dizi devam etmişti.
bir kaza, vurulma ya da sakarlık sonucu ağır bir yaralanma geçiren karakterin yakınları tarafında apar topar hastaneye kaldırılması ve uzun ameliyat bekleyişi ardından ilgili doktorun gelip hastanın yakınlarına açıklama yapması sahnesini bilirsiniz. doktor ne dese beğenirsiniz? “eğer zamanında getirmeseydiniz hasta için çok geç olabilirdi” bunun halen insanlar tarafından beğenildiğini düşünmek düpedüz ahmaklıktır. mesela “böyle karga tulumba alelacele getirmenize hiç gerek yoktu, basit bir operasyonla işimi halledebilecekken yaptığınız bu cuhelalıkla hastanın ikibüklüm kalma olasılığını farkedilir düzeyde artırdınız, tebrikler” dese, yakınlarının kafalarından kaynar sular döktürdükten sonra o gergin ortamda soğuk duş etkisi yaratsa harika olmaz mı?
bu arada giriş yazısını kasıtlı olarak sonra bıraktım çünkü giriş yazısının sonda daha iyi olacağını düşündüm.
Bir forum’da imza ya da msn kişisel iletisi olarak kullanılabilen Alem Buysa Kral Benim! (abkb!) yahut to be or not to be! (tbontb!) sözleri ve yine yahut bunları andıran muadil söz öbeklerini incelemeyi düşünmüştüm. Aklıma çok parlak fikirler gelmişti ama bu işin bana getirisi olmadığı için not almak gibi işlemlere başvurmadım ve haliylen zihnimin ücra köşelerinde bir yerlerde erimek üzere kayboldular. Ama yine de bir şeyler karalamalıyım en azından diyerek yetersiz olacak yazımın öngüçleri olarak bu cümleleri peşisıra dizeyim bari dedim.
Herneyse abkb! tbontb! ile karşılaştırıldığında -en azından ben açıklayana dek- göze ve gönüle (gönle) burun kıvırtan, dilimizi dışarı çıkarıp dişlerimizin arasında hafifçe ezip hafif üfleyerek çıkardığımız o *pırrp* sesini çıkartan ya da burun deliklerimizi açıp sağ ya da sol dudağımızı kaldırarak yarım nefesi burnumuzdan vermemize neden olan mimiklerimizde bıraktığı etkisi tartışalamayacak kadar güçlü bir sözdür. tbontb! ise bize en fazla dudaklarımızın yanlarını aşağıya büktürüp hafif kafa sallamamızdan başka bir işlevi olmayan alelade bir repliktir.
abkb!, yalnızca mimiklerimize etki etmesiyle değil günlük yaşantımızda da her daim içimizde olan yoğun altbenliğimizin bir dışavurumu olmakla beraber aslında özümüzde ne kadar da basit varlıklar olduğumuzu temsil eden bir sembol niteliğindedir. tbontb! ise bu basitliği karmaşık hale sokarak kafamızı allak bullak edip bize ne olduğumuzu unutturan, sanki önemli yaratıklarmışız gibi garip davranışlar sergilememize zemin hazırlayan bir alis harikalar diyarıdır, kırmızı haptır.
işte bütün mesele bu.
‘Hiçbir’ birleşik, ‘hiçbir şey’ ise ayrı yazılırken, nasıl oluyorda hiçbirşey yazmamam beklenebilir? Esasında günlerdir hiçbirşey yazmamayı düşünüyordum, sonra birden bire hiçbirşey’in yazılamayacağını, ancak ayrı yazılabileceğini anımsadım. (bunu yeni öğrenmediğimi belirtmek için anımsadım’ı kullandım farkettiysen yavşaklığın lüzumu yok!) Ardından madem hiçbirşey yazamıyorum o halde hiçbir şey yazayım bari dedim ve ortaya böylesine gereksiz bir şey çıktı. Oysa yazıma başlamadan önce “gereksiz bir şey” yazmak istemiyordum yalnızca hiçbir şey yazmak istiyordum. Amma & lakin elimizde artık bu var, iş bu gereksizliği harmanlayıp önünüze muazzam bir şekilde servis edebilmek, açıkçası gözünüzü boyayıp sizi enayi yerine koyabilmek, hatta üzerinizden rant elde ederek maddi ve manevi kazanç sağlamak. Ancak tüm bunların gereksiz olduğu saplantısını dimağımdan atamadığımdan kelli hiçbir şey yapmamayı tercih ediyorum. İsterseniz buyurun burdan yakın.
Türkan Şoray’ın arkasına geçen Cüneyt Arkın’ın, adeta “artık sevmeyecek, ne yapacağı gayet açık” dercesine hazırlanmış kapağına şans eseri bir videoda rastgeldim ve oldukça da dikkatimi çekti. Fazla uzatmanın lüzumu yok her şey ortada.
Elbette, tüm canlılar varlığını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Doğal olarak türlerine göre hepsinin beslenme şekilleri de farklıdır. Örneğin bir inek, ot, çer, çöp yerken bir aslan sözkonusu ineği pekala yiyebilir. Canlıların neyle beslendikleri doğadaki besin zinciriyle ilgilidir, isimleriyle değil. Ancak Avustralya’da yaşayan ve karınca yiyerek beslenen yandaki fotoğrafta gördüğünüz hayvanın adı karıncayiyen. Sincap, tavşan, bülbül, gergedan, bizon, timsah, domuz gibi kusursuz örneklere sahip olan dilimizde yediği hayvandan ötürü ismini karıncayiyen olarak alması bu hayvanı dilimize pelesenk ediyor. Aslında bu hayvanın adı füpürgen olabilir ya da isteğe bağlı olarak füpen veyahut füp. Aksi halde normal şartlarda bu hayvanları yiyen hayvanlara karıncayiyenyiyen dememiz gerekir.
Örneğin Leopar’ı ele alaım. Aslında leopar denilen canlı, kedigillerden benekli yırtıcı hayvan’ın kısaltması ama aynı zamanda da o bir karıncayiyenyiyenin ta kendisi. Jaguarı, aslanı, sırtlanı ve kaplanı’da karıncayiyenyiyengillere dahil etmek zor olmasa gerek.
Buna istinaden bir leoparyiyen karıncayiyenyiyenyiyen’den başka bir şey değildir. leoparyiyenyiyen nedir peki? tabii ki karıncayiyenyiyenyiyenyiyen. Mesela leopar yemiş bir insanı yiyen bir yamyam buna en iyi örnektir. Şayet o yamyam’ı bir leopar mideye indirirse ve bu leopar dağlarda debelenirken kayaya çarpıp ölürse ve ardından onu bir karıncayiyen yerse işte o zaman olacakları hayal bile edemiyorum.
Karıncayiyenyiyen Olabilme Püf Noktaları: Karıncayiyenyiyen olmak o kadar basit ki eğer bir insan gerçekten isterse pekala karıncayiyenyiyen olabilir.
Sabah kahvaltıda peynir, zeytin, omlet tüketmek yerine karıncayiyen yenir.
Öğlen, köşedeki bakkalınızdan ekmek arası kaşar salam yemek yerine, karıncayiyen yenir.
Akşamsa ocağın üstünde duran, annenizin yaptığı zeytinyağlı dolma ve nohut yemeğini görmezden gelip, (sanki tek besin kaynağınız karıncayiyenmişcesine) karıncayiyen yerseniz, işte başardınız. Siz de artık bir karıncayiyenyiyensiniz.
Siteye giriş tagleri (Üçgene Benzeyen Nesneler) kapsamında StatPress eklentisinin beni birçok kez uyarmasına mukabil bu yazıyı yazma gereksinimini kendimde ve parmaklarımda hissettim. Üçgene benzeyip bezeyen nesnelerden ilk aklıma gelenler; Karper Peynir, Piramit ve Levha. Bu nesneleri arayan dimağlar için saydıklarım yetersizse şayet, araştırmalarıma devam edebilir ve kuytu köşede saklanmış üçgene benzeyipte, kareymiş gibi duran, sanki daireymişte üçgenimsi olduğundan haberi yokmuş gibi davranan ya da ne bileyim bir prizmaymış edalarına bürünmüş başınabuyruk üçgeni andıran nesneleri artırabilirim. Siz yeter ki üçgen istemeyin.


Çok uzun bir yazı yazma umuduyla bu yazıya başlamamın verdiği kontrol dışı ve istemsiz cümlelerin peşisıra geleceğini tahmin edip, işe yaramaz -ki genelde yaramaz- bir yazı yazacağımı umaraktan yazmaya devam etmemin getirdiği kaygı, anlamsızlık, nedenselsizlik ve boşluk hissi -buna benzeyen duyguların tek bir kelimede toplandığı henüz yaratılmamış olan o muhteşem sihirli sözcük- ile birlikte yine de birşeyler karalamanın yarattığı o inanılmaz -belki de aksini düşünmeniz için eziklik boyutu demeliyim ki aksini düşünün diye- anlamsız haza rağmen yine de yazıyor oluşumun ve bunu durdurmakdan ziyade devamlılığını getirmek için çaba sarfediyor olmam ve tüm bu karmaşık hisleri size olduğu gibi aksettirmemin ardında ve arkasında yatan nedeni bir yandan yazarken bir yandan sorguluyor olmak -bunun bir başarı olduğunu düşünmenizi sağlamak- , bazen bunu sonlandırmam gerektiğini düşünmem -ama yalnızca düşünmem, sonlandırmayacak olduğumu bildiğim halde düşünmem- bazen anlaşılır olmanın çok ötesinde olmaya kastığımı düşündüğünüz gerçeğiyle yüzleşerek, aslında son derece anlaşılır -açık ve seçik- olduğumu, bunları anlamamak için sadece anlaşılmamak istendiğimi farzediyor oluşum, bir yandan “neden cümlelerini tane tane anlatmıyorsun o zaman” gibi içsel sorularınızı imgelemem ve daha anlatamadığım -aslında her şeyi bu kadar kısa anlatmış olmanın verdiği üzüntü- bir çok karışık duygularımla birlikte, uzun yazamamış olmanın sıkıntısıyla, -hiçbir şey dememiş olmamla- sıkılaraktan noktalıyorum.
önündeki yiyeceği rahatça alınabilen uyuz bir it gibiydi, karşı koyamamaktan ötürü kendine kızıyordu.
ne kendini değiştirebiliyordu ne de kendini ifade edebiliyordu.
öyle kalındı ki kabuğu,
ama öyle de dardı ki,
içinde boğulmaktan sıkılmıştı ama çıkabileceği ihtimali ile yüzleşmek dahi istemiyordu.
ardından ne mi oldu?
öylece ölüp gitti, kaplumbağalar kadar uzun da yaşamadı zaten
zamanında kendini kandırabiliyordu.
kimi zamansa isteği doğrultusunda kandırmayabiliyordu.
bir zaman geldi ve sıkıldı bu bitmek bilmeyen kendi otoriter yönetiminden.
mücadeleyi bırakmıştı artık.
ama kendini iyi hissetmeyi de bırakmıştı aynı zamanda.
uzun zaman sonra birgün kendini tekrar ele geçirdi.
ve o gün ölüverdi trajik bir biçimde.
ölmesi dışında onun için iyi bir gündü.

Categories
Tag Cloud
Blog RSS
Comments RSS
Last 50 Posts
Back
Back
Void « Default
Life
Earth
Wind
Water
Fire
Light 