Isısı tamda dili yakmayacak seviyedeydi kahvenin. Işık rahatlatıyordu gözlerimi. Duvarları bu ton bir yeşile boyamak kimin fikriydi acaba diye geçirdim aklımdan. Çok güzel duruyordu. Önümde 2 veya en fazla 3 kişinin oturması için tasarlandığını düşündüğüm kahverengi bir koltuk vardı. Tamamen boş, herzamankinden sessizdi. Kırmızı ceketli biri otursa renk uyumunda son noktaya ulaşacaktım. Mekan tam istediğim gibi bir yer olacaktı. Fakat seste istemiyordum, konuşup paylaşmak değil yalnızca kendi gözümü tatmin etmekti amacım. Bu yüzden kırmızı ceket giymiş kimsenin gelmesini istemiyordum. Çünkü insan herhangi bir yerde kırmızı ceket giymiş biriyle oturuyorsa ona bir kaç kelime sorumludur. ceketin rengi değişsede görevler aynıdır. Hatta mekanda bulunduğunuz gün genel bir dinlenme günüyse ve yaşınızda henüz 30′u bulmadıysa eğlenmeniz gerekir. Eğlenmek için bir yere gitmekten daha büyük bir sorumluluk sıkıntısı olamaz zaten.
Düşünce olarak rahatlamak için düşünmüş, düşümle bir mekan yaratıp görüntüdeki bir rengin eksikliği düşümü bozmuş fakat eklenecek kırmızı görüntüye olan sorumluluk saplantım ile yine düşünerek kendi canımı sıkmıştım. Peki görüntü tam olarak ne demekti ? Görüntü gerçeğin habercisidir. Yani gerçek olanın belgesi olabilir ama olmayada bilir. görüntü o an orda var olduğuna inanılan bir imajdır. Yalnızca hissedilebilir. Görüntü içinde geometri gibi bir çok pozitif bilimi barındıran ve “insanın farketmeden yarattığı kültür birikimi” ile doğrudan ilintili bir kavramdır. Bu bahsedilen birikim deneyim sonrasında beğeniyi yaratan kendi içinde sürekli bir çelişki içinde olan beynin bütün çalışma prensibinden aslında tamamen farklı çalışan “yüce” sayılabilinecek bir sistemdir. Görüntüleri bulmak bir sonrakilerde aramayı gerektirir. Arayışlar beklentiyi yaratır sonrası zaten değer yargılarıdır. Tüm bu beklenti ve arayışlar insanın kendi görüntü evreninde yarattığı kıstaslar yani özetle “estetik” anlayışıyla bağdaşır. Görüntü sanatı bu birikimler ile şekillenen bir olgudur. Bu yüzden sinemada önemli olan unsur “ne” anlatıldığından çok “nasıl” anlatıldığı, kimin “senare” ettiğinden çok kimin “yönettiği” üzerinedir. Fakat görüntüyü alıp sonrasında deneyimleyip en sonda estetik yaratmak bir kaç cümleyle anlatılandan biraz daha karmaşık bir yapıdır. Bir çok yöntem keşfedilmiş, insanlarn ilgileri aranmıştır uzun bir süre. Sonrasında bir görüntü imparatorluğu kurulmuş ve ne zaman neye ilgi duyacağımız keşfedilmiştir. Çağdaş sinema filmlerinde gördüğümüz ve hemen beğendiğimiz yakışıklı adamlarla güzel kadınların oynadığı filmler bir çok görüntü imajımızı sömürerek adına beğeni dediğimiz bir teslim olma verir. Sinemada yada herhangi bir görüntü ve gösteri sanatında bu yüzden seçici olmak birinci unsurdur artık. Ve aslında ne aradığımızı sorgulamaktansa, düşünmeden görmeye çalışmalıyız. Çünkü görsel hafızaya ve görsel evrenimize ancak cümleler gibi düzenli kavramları beynimizden silerek ulaşabiliriz.
Sizleri aptal aptal seyretmeye davet ediyorum….


Sanatsal filmlere örnek vermek zorunda kalsaydım eğer -ki bu kalmış hâlim- bu filmler “klima tamircisi” ya da “darbukatör baryam” olmazdı elbette. Bir filmin sanatsal bir film olabilmesi için belirlenmiş ya da belirlenecek kriterler neler olmalıdır? Sanatsal film, belirli kriterlerin baz alındığı ve bu kriterlerin dışına çıkılamadığı, zamanında ne olduğu belirlenmiş ve asla değişmeyecek bir şey midir ki? Tabii ki evet. Bu aynı leblebiye neden leblebi ya da bir anahtara neden anahtar dememizle hemen hemen aynı şeydir.
Aklıma sanatsal film denilince ilk gelen yönetmen
Bir güneş tutulmasının ardından olağanüstü yeteneklere sahip olan sıradan insanların hikayesini anlatan Heroes’u merakla takip ediyorum. Dizideki olayların, durumların dizinin kendi yapay gerçekliği içinde değerlendirilmesi gerektiğini de biliyorum. Ama bunlar bazı olayları anlamama hiç yetmiyor.
Türkçe’ye “Son Umut” olarak çevrilmiş “
Yalnızca Bollywood’da yılda yaklaşık 1000 (bin) sinema filmi çekildiğini duymuş olduğum gün, yeryüzündeki tüm filmleri asla izleyemeyecek olmamla yüzleştiğim gündü. Ama bi’ yandan da “o filmlerin kaçı izlenmeye değer ki?” diyerek buruk bir sevinç yaşamıştım. Boş vakitleri öldürürcesine geçirmenin ya da boş vakitleri nitelikli bir biçimde geçirmenin herkes için farklı olduğunu biliyor ve buna rağmen zaman zaman başkalarının zaman öldürme yöntemlerini onaylamıyoruz hatta hakarate varacak boyutta “salak” bile diyebiliyoruz. Peki bu farklılıkları bildiğimiz halde neden sanki hiç bilmiyormuşcasına, sanki örümcek beyinliymişizcesine, sanki at gözlüklerimizi takarmışcasına ve hatta sanki nato kafa nato mermermişizcesine bunlara engel olmuyoruz? Suça ortak oluyorum lakin ben kontrol edebiliyorum, ama siz neden? Diğerinin zekasını hakir görmenin otomatik olarak sizi yücelttiğini düşünmek gibi abuk-subuk trajik ve hatta acınası bir neden olabilir mi acaba? Kime diyorum sence? Çok farklı olduğunu düşünmeden önce, bi’ düşün bence.